İSLÂM BEYTULLAH ERDİ

Ağustos 28, 2013
islam_beytullah_erdi

Dergimizin bu sayısında Bulgaristan Türk Edebiyatı’nın önemli isimlerinden biri olan İslâm Beytullah Erdi’yi tanıtmak istiyoruz.

Türk edebiyatının, Türkiye dışındaki yazar ve şairlerini ve onların Türkçe ile verdikleri eserleri dâhil etmeden eksik kalacağı şüphesizdir. Kendilerini daha önce tanıma fırsatı bulamadığımız, ancak göçlerle ana vatan Türkiye’ye geldikten sonra tanıdığımız yazarlarımızdan biridir. 1989 göçü ile Türkiye’ye gelen İslâm Beytullah, bir ömür kalemini sevginin, barışın yeşerdiği, insan haklarının çiğnenmediği bir dünyanın oluşması için kullanmıştır.

İslâm Beytullah, 1940’da Bulgaristan’ın Razgrat ili Nasreddin (Bisertsi) köyünde doğmuştur. Türk ve Müslüman bir aile kültürü içinde büyümüştür. Bu köyde ilk ve ortaokulu okuduktan sonra Razgrat Pedegoji Okulu’na devam etti. Mezun olduktan sonra bir ortaokulda coğrafya ve biyoloji dersleri verdi. Askerlik sonrası Silven’in (İslimye) Filaretovo İlköğretim Okulu’nda Türk Dili öğretmeni olarak çalıştı. Daha sonra birkaç ilköğretim okulunda müdürlük görevinde bulundu. Öğretmenliği sırasında öğrenci ve gençlik koroları ve amatör tiyatro grubu kurarak Türkçe ve Bulgarca oyunlarda görev aldı. Bölgesinde bulunan okulların Türkçe öğretmenleriyle sanata meraklı gençlerden oluşan bir Edebiyat Derneği kurdu. Ancak çok geçmeden bu toplulukların faaliyetleri siyasîlerin müdahaleleriyle yasaklandı. 1968 sonrası gazetecilik hayatı başladı. Yeni Işık gazetesinde on yedi yıl kadar muhabirlik görevinde bulunan İslâm Beytullah, özel muhabir olarak pek çok ülkeyi görme şansına ulaştı. Bu ülkeleri yazılarında tanıtma fırsatı buldu. Sadece Türklerin değil, haksızlığa uğramış herkesin sözcüsü olmak için çaba sarf etti. 1985’de Türklerin adlarının Slav-Bulgar adları ile değiştirilmesine karşı çıktığından tutuklanarak Belene Ceza Kampı’na götürüldü. Bu yıllarda çektiği acıları “Sınırların Ötesinde Türk Kalmak” adlı anı kitabında anlattı.

Türkiye’ye geldikten sonra sanatını hikâye, roman, deneme, monografi, tercüme türlerinde eserlerle devam ettirdi. Rusça ve Bulgarca’dan çeviriler yaptı. Türkçe eserleri Bulgarca, Rusça ve İngilizce’ye çevirdi. Ankara’da İngilizce öğretmeni iken emekli oldu. İslâm Beytullah Erdi hâlen yazı hayatına değişik dergilerde devam etmekte olup pek çok uluslararası kurumlardaki (Avrasya Yazarlar Birliği vb.) üyeliği sürmektedir.

İslam Beytullah Erdi hem sözlü kültürden hem de yazılı eserlerden beslendi. Azerbaycan aydınlarının onun üzerinde etkisi büyük oldu.

Eserlerinde toplumla ilgili konular, eleştirel ve eğitici konular, ahlâki konular başta gelir.

Yazarın başlıca eserleri: Dünya Ufuklarında(röportaj), İnsanı Düşündüren İnsan(deneme), Biserts’ye Hiç Gittiniz Mi?(monografi), Güneşi Ararken ve Sınırlar Ötesinde Türk Kalmak(anı-araştırma); Gelinuçtu, Tutuklunun Sevgilisi, Vicdanın İsyanı, Beleg ot Roza, Yaşamak Hakkı(hikâye), Gümüş Kakmalı Ağızlık, Çelebi’nin İzinde Romanya ve Bulgaristan Yollarında Yirmi Beş Gün(gezi yazıları), Aşkı Arayanlar, Uzun Bir Gece (roman) ve çeviri eserleri

Yazarın bir araya getirilmesi beklenen pek çok dergi de yazıları vardır.

İslâm Beytullah Erdi hakkında daha geniş bilgiyi, monografisinin ele alındığı şu eserden temin edebilirsiniz:

İslâm Beytullah Erdi (Hayatı-Sanatı-Eserleri), Hazırlayan: Nazlı Rana Güler-Zeki Gürel.

Yazar İslâm Beytullah Erdi, Bulgaristan’da Nazım’ı niçin çok sevdiklerini anlattığı bir yazıyı yorumsuz olarak buraya aynen alıyorum:

BİZ NAZIM’I ÇOK SEVMİŞTİK

Nazım’ın dünya görüşü, ülküsü, sanata bakış açısı, şiiri, tiyatro eserleri, dili, kişiliği, aşkları üstüne çok şeyler konuşuldu ve yazıldı. Sadece Türkiye’de değil, dünyanın dört bucağında. Gerek ülkemizde gerekse yabancı ülkelerde bazı çevreler onu hak, adalet ve barış savaşçısı olarak bağrına bastı, bazı çevreler ise onu vatan haini olarak topa tuttu. Onun hapishaneden salıverilmesi için gür sesle haykıranlar arasında Lui Aragon, Pablo Picasso, Pol Robsın, Konstantin Simonov, Pietro Neni, İv Montan, Hornard Fast gibi dünyanın sanat devleri vardı. Hak ve adalet savaşçıları onun adını bayrak yaptı; sanatçılar eserlerinden, sesinden esinlendi, ondan örnek aldı. Alfred Kurela: “Nazım’a dünyanın en büyük şairlerinden biri diyorlar. Hayır, biri değil, en büyüğüdür.” dedi.

Moskova’ya yerleştikten sonra ziyaret ettiği birçok ülkede olduğu gibi Bulgaristan’da da coşkuyla karşılandı. 1951’de Eylül ayında gerçekleşen bu ziyarette ülkeyi baştanbaşa gezdi. Köylülerle, kentlilerle, aydınlarla görüştü. O yıllar Bulgaristan’da “TEKEZESE” adıyla devlet tarım işletmeleri kuruluyordu. Düzenlenen mitinglerde Nazım Türklere “TEKEZESE’lere girin, Türkiye’ye göç etmeyin. Orada adaletsiz bir düzen hâkim.” şeklinde sözler söylüyordu. O günlerin şartlarında Nazım’ın bu çağırıları komünist iktidara hizmet olarak algılanıyordu. Ancak bugün dünyada etnik sorunlarla ilgili siyasal gelişmelere bakınca onun bu tavrını başka türlü yorumlamak da mümkündür. Bu mitinglerde sürekli:”Buraları sizin ana vatanınızdır!” diye diye haykırmaları da düşündürücüdür. Çünkü o yıllar şoven Bulgarlar, Bulgaristan’ı Türklerden arındırmak için onları göçe zorluyordu.

İlk ziyaret günlerinde Rusçuk’tan Kubrat’a (Balpınar) giderken yol üstünde bir köy kahvesine girer. İçerdekiler onu bir Türk olarak kendilerine yakın hissederek kişisel sorunlarını anlatmaya başlarlar. Nazım: “Sorunlarınızı, şikâyetlerinizi açıkça ortaya atmaktan korkmayın. Bir haksızlık gördüğünüz zaman derhal köy savetine gidip apaçık söyleyin!” diye öğüt veriyordu. Yine o yılki ziyaretinde Deliorman’ın Locuva köyünde halka şöyle seslendi:

“Bakın, aslan gibisiniz maşallah. Buralardan gidip de (Türkiye’yi kastediyordu) sağlığınızın ve gücünüzün söndürülmesine sebep olmayın. Sizi böyle kuvvetli ve güzel yetiştirmiş olan bu topraklarda kalınız! Bu sizin ana toprağınızdır!”

Nazım’ın o günlerde söylediği bu sözler ideolojik amaçlı olabilir, ancak bu cümlelerin başka bir gerçeği de yansıttığı meydandadır. Bu gerçek nedir? Türklerin o toprakları yüzyıllar öncesi yurt edindikleri ve bu topraklarda haklarının var oluşudur. Komünist Parti lideri Georgi Dimitrov, Bulgar Komünist Partisi’nin 4 Ocak 1948 tarihli geniş oturumunda: “Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlarda hükmettiği geçmiş zamanın izlerini silmeliyiz!” demişti. Nazım Hikmet ise 1951’in sonbaharında düzenlenen mitinglerde halka: “Bu topraklarda kalınız. Bu topraklar sizin ana toprağınız.” diyordu.

Bulgaristan Türklerini Nazım’ın Türkiye’de ne yaptığı, ne yazdığı, ne çizdiği gibi siyasi akımlar içinde yer aldığı pek ilgilendirmiyordu. Onlar için önemli olan onun büyük bir şair olduğu, en çoğu da böylesine ünlü bir sanatçının onların canından, kendi kanından olduğu idi. Şiirlerindeki felsefeyi anlamayanlar bile şiirlerini ezberliyor, tiyatro eserlerini izliyordu. Gene o yıllar “Legenda zaa Lübovta” (Bir Aşk Masalı) adıyla gösterime giren Bulgar filmini izlemeyen yoktur sanıyorum; çünkü senaryosunu Nazım’ın yazdığı bu film kendi soyundan olan Ferhat ile Şirin’in destansı aşkını anlatıyordu.

Bulgaristan Türkleri onun eserleriyle ana dilini geliştiriyor, şairler, yazarlar ondan sanat dersleri alıyordu.

Çileli günlerinde onun şiirleriyle ferahlıyor ya da kendi güçlerine güç katıyordu.

1984’ün Aralık ayında Bulgar hükümeti silâh zoruyla Türklerin adlarını Slav-Bulgar adlarıyla değiştirilmesine karşı koyan binlercesi gibi ben de Belene Ceza Kampı’ndan Sofya Genel Tahkikat Dairesi’ne nakledilmiştim. Kısa sürede buradaki hücrelerin Türklerle dolu olduğunu anladım. Sorgulamaların ardından bazı tutuklular mahkemeye çıkarılıyor, bazıları hapishanelere ya da sürgüne gönderiliyordu. Burada akla sığmayan, korkunç işkencelere maruz kalıyorduk. Mücadele çetindi, ancak tutuklular zaten ölümü göze almış kişilerdi. Bir gün gelip kurtulursam, yerime yine bir Türk’ün kapatılacağını biliyordum. Ona cesaret vermek için hücrede bulunduğum bir çivi ile duvara büyük şairin:

“Ben yanmasam / Sen yanmasan /Biz yanmasak/ Nasıl çıkar karanlıklar/ Aydınlığa?!.”

Dizelerini yazdım. Bizim Nazım’a ihtiyacımız vardı o zaman. Ve daha sonra da olacaktı…

1989’un Mayısında Bulgar zulmüne karşı Türk halkı yurdun dört bucağında ayaklanmıştı. Şumnu’nun Şerifpaşa Camii etrafında toplanan yüzlerce isyancı sloganlarla adlarını ve gasp edilen haklarını istiyordu. Tok bir ses ortalığa yayıldı:

“Hava kurşun gibi ağır /Bağır/ Bağır/ Bağırıyorum/ Koşun kurşun eritmeye/ çağırıyorum..”

Halk Nazım’ın şiirini sessizlik içinde dinliyor. Ses devam ediyordu:

“Belki diyorum ki ona;/ Kül olayım/ Kerem gibi/ yana yana./ Ben yanmazsam/ Sen yanmazsan/ Biz yanmazsak…” diye.

Kırmızı bereliler ateş açıyor. Ölenler, yaralananlar… Fakat korku yok. Nazım’ın şiirleri onları ateşlemiştir.

Bulgaristan Türkleri Nazım’ı kardeş gibi bağrına bastı. Onunla gurur duydu. Ondan çok şeyler öğrendi. İşte bu sevgiden dolayıdır ki 1989’da totaliter rejim yıkıldıktan sonra Türk yörelerindeki birçok kültür evine, kütüphaneye, araştırma merkezine Nazım Hikmet adı verildi. Razgrat Devlet Müzik ve Dram Tiyatrosu da bunlardan biridir.

Nazım’ın gerek Sovyetler Birliği’nde, gerekse Bulgaristan’da hâkim olan siyasal atmosferin içinde umduğunu bulamadığı apayrı bir konudur. Ancak Bulgaristan Türklerinin ona karşı besledikleri sevgiyi hiçbir zaman yitirmeyecekleri kesindir.

İslâm Beytullah Erdi

Kardeş Kalemler Dergisi, S. 36, Ankara, 2009